Son zamanlarda “mealciler” olarak adlandırılan ve Kur’an dışında başka hiçbir din kaynağını “sahih/geçerli/amelde ve imanda” temel alınmaya değer görmeyen görüş sahiplerine bir çok saldırı yapılıyor. Peki kim bu “mealciler” yani “Kur’an bize yeter” diyenler?
“Hepiniz O’ndan (Kur’an’dan) hesaba çekileceksiniz” (Kur’an 43/44) ayeti bu konuda çıkış noktasıdır. Yüce Allah “korumayı taahhüt ettiği” (Hicr, 9) Kur’an’da asla bir bozulma olmadığını, olamayacağını ve Peygamberin aynen kendisinin aktardığı şekilde yazıya geçirdiğini beyan etmektedir.
Peki akla şu soru gelmektedir: Kur’an’ı kaynak olarak görmeyen tek bir mezhep veya görüş var mı? Bu sorunun cevabı çok açık: Tabi ki tüm mezhepler, tarikatlar, cemaatler Kur’an’ı kaynak olarak almaktadır. Burada bir sorun yoktur. Sorun şudur: Kur’an dışında alınan kaynaklar Kur’an’ın temel hükümlerine aykırılık taşısa dahi, Kur’an temelli bir anlayışa zarar vermektedir.
Evet aynen dediğimiz gibi. Kur’an’ı temel alan ancak hadis, sünnet, alim görüşü, şeyhin keşfiyatı, zuhurat gibi birçok başka kaynakları da Kur’an yanında “dinin temel kaynağı” olarak gören zihniyetler, maalesef Kur’an’dan SAPMA göstermektedirler. Hatta bu görüş sahipleri, Kur’an ile diğer temel alınan kaynaklar arasında bir çelişki olur ise Kur’an’a değil diğer kaynağı esas almaktadırlar. Evet, bu size çok saçma gelebilir hatta bizim iftira attığımızı dahi düşünebilirsiniz ama kabul etmesi zor olsa da mevcut durum budur.
Hadis adı altında hem kendi içerisinde (ki her konuda farklı hatta birbirine zıt bir çok hadis bulabilirsiniz) çelişkili, hem de Kur’an ile çelişkili (nesih-mansuh konusu, vasiyetname meselesi ve daha bir çok konu) sözleri temel almak, Kur’an hükümlerini “ağız bükerek” tevil yollu değiştirmek (Resul size ne verirseniz alın konusunda olduğu gibi), “uygulama” yani “sünnet” ile “ayet” çelişir ise “uygulama” yani “sünnet” esas alınır kuralını uygulamak gibi bir çok Kur’an dışı inanışa insanı götüren bu zihniyet sahiplerini kökten ret etmek, bize Kur’an’ın emridir. Nitekim Bakara Suresi, 257. ayetde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah, iman edenlerin Velisi (dostu ve destekçisi) dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağut'tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar.” Görüldüğü üzere Kur’an’da tağut, “nurdan karanlıklara çıkaran” biz özelliğe sahiptir ve işte Kur’an dışı kaynakları temel alanlar, inananları Kur’an’dan (yani nurdan) karanlıklara (yani Kur’an dışında kalan tüm alanlara) çıkarmaktadırlar. Kur’an dışında yapılan tüm davetçilerin daveti “Tağut”tur. Genelde tüm mezhepler özelde ise özellikle Selefi akım, tağut diyerek kendileri dışında herkesi tekfir etmekle, kendi görüşlerine çağırmakla aslında “diğer tağut”lardan “kendi oluşturdukları tağut”a davet etmektedirler.
Yine bu noktada akla en çok gelen soru şudur: Kur’an dışı kaynaklarda geçen ama Kur’an ile çelişmeyen hükümleri de kabul etmenin ne zararı olabilir?
Hemen şunu belirtelim ki, o kapı bir kez aralandığında sonuna kadar açılacaktır. Nasıl mı? Örneğin Kur’an’da abdest ayetlerini inceleyin. Mezhepler Kur’an’da geçen zorunlu unsurlara bazı başka zorunlu unsurlar da eklemektedirler. Peki bu zorunlu unsur olarak eklenen (farz olarak görülen) hususlar nereden kaynaklanmaktadır? Sözde hadislerden. Kaldı ki abdeste farz olarak eklenen hususların aksini söyleyen hadisler de sahih olduğu iddia edilen kaynaklarda bulunmaktadır. Neyse, biz konuya dönecek olursak, Kur’an’da belirtilen abdest ayetinde geçen hususlara eklenen bu farzları yerine getirmeyen herkesin namazı batıl olmuş yani kabul olmamıştır anlamı çıkmaktadır. Yani abdestin farzını 8 gören mezhebe göre abdestin farzını 4 gören mezhep üyelerinin hepsinin namazı batıldır. Buradan hareketle ulaşacağımız konu şudur: En basit konularda bu Kur’an dışı kaynaklarla başlayan bölünme ve görüş ayrılıkları, Kur’an’dan uzaklaşarak başka kaynakları ön plana çıkarmakta ve sonucunda da bugün ulaşılan “Sen Kur’an’ı Anlayamazsın, Ancak Alimler Anlar” düşüncesi hakim olmaktadır. Bu da inananları, dinin temel kaynağı Kur’an’dan uzaklaştırarak mezheplerin, tarikatların, cemaatlerin, bazı alimleri takip ettiğini ilan eden görüşlerin peşine düşürür ki, her hâlükârda Kur’an’dan uzaklaşma olduğunu bu noktada kaçırmamak gerekir.
Akla gelen bir başka soru da, sünnet ve hadislerin Peygamberin Kur’an’ı tefsiri/yorumu olduğu yönündeki, içerisinde şark kurnazlığı barındıran sorudur. Bütün hadis kaynaklarını tarayın, toplam hadis sayısı ile Kur’an ayetlerinin tefsiri niteliğinde olan hadis sayılarını çıkarın. Ayetler hakkındaki hadislerin sayısının oranının, toplam orana göre % 1 dahi tutmayacaktır. Bu % 1’lik kısım da ayetlerle ilgili yorum ya da tefsir olarak görülse de esasen bunların dahi çoğunun Kur’an ile çeliştiği görülecektir.
“Peki o zaman peygamber postacı mıydı? Hiç konuşmadı mı? Sadece ayetleri mi aktardı? Kur’an üzerine konuşmadı sustu mu?” gibi klasik sorulardan da artık bıkmış durumdayız. Biz “vahiy”den yani peygamberin “Nebi” olarak aldığı vahyi, “Resul” olarak aktardığı vahiyden yani Kur’an’dan bahsediyoruz. Kur’an dışında tabi ki peygamber konuşmuş, açıklamış ve anlaşılmasını sağlamıştır. Ama biz inanıyoruz ki peygamber, asla ve asla Kur’an’a aykırı veya Kur’an ile çelişen yahut da farklı zamanlarda birbiri ile çelişen sözler söylememiştir. Ama hadisleri inceleyin, birbiri ile çelişen, Kur’an ile çelişen ve hatta kendi ile çelişen (haşa!) sözler doludur.
Akla gelen sorular bakımından biz web sitemizde elimizden geldiğince öz açıklamalarda bulunmaya çalışıyoruz ve bu konudaki sorulara ilişkin cevaplar için oradaki beyanlarımıza atıfta bulunuyoruz.
Peki, sadece Kur’an diyenler nasıl yaşıyor? Sadece Kur’an diyenler, peygamberler arasında ayrım yapmıyor, Kur’an’ı hayat kitabı olarak görüyor, emirleri ve yasakları Kur’an’dan okuyup anlıyor. “Kur’an Bize Yeter” diyenler, Kur’an dışındaki kaynakları iman ve amel konusunda belirleyici görmemektedirler. Sadece Kur’an diyenler; hadisleri inkâr etmiyorlar, hadis ilmini yok saymıyorlar. Sadece o tip kaynakları yazanları, savunanları, yüceltenleri, imanlarına ve amellerine temel yapanları, Müdessir Suresi 11. ayet gereği, Yüce Allah’la baş başa bırakıyorlar.
Kur’an bize yeter diyenlere neden mealciler deniliyor biliyor musunuz? Çünkü Kur’an bize yeter diyenler, Kur’an’ın ana dilde okunmasını ve ANLAŞILMASINI savunuyorlar. “Biz Arapçayı çok iyi biliyoruz, Kur’an’ı sadece Arapçayı çok iyi bilenler anlar, dolayısıyla biz anlarız, sen Arapça biliyor musun ki Kur’an hakkında konuşuyorsun” gibi söz söyleyenlere tek cevabımız şudur: Arapça dışında bir dil bildiği yönünde hiçbir iddia bulunmayan Muhammed Resul ve kavminin, indirildiği dönemde anlaşılması için Arapça indirilen Kur’an, Arapça bilmeyenler için çeviri yapılarak da diğer milletler tarafından da anlaşılabilir bir kitaptır. Kur’an’ı anlamak için Arapça bilmemizi emreden bir ayet var mıdır? Hatta kendi kaynaklarınızda dahi bu yönde fetvalar yok mudur? İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin “ana dilde ibadet yapılabilir” fetvasını hadisçiler, mezhepçiler, selefiler, tarikatlar ve aynı ekol sahipleri söylemiyor mu? Kaynaklarda da böyle geçmiyor mu? İbadette dahi ana dili öngören zihniyet, anlaşılması için ana dilde okumayı ret mi ediyor?
Değerli dostlar, Kur’an gerçekten bize yeter. Çünkü Kur’an, hayat kitabıdır. Bu hayatta ne ile karşılaşırsak nasıl tavır almamızı, nasıl yaşamamızı, ibadetimizi nasıl yapmamızı en temel noktada belirten Kur’an, bir bilinç inşa etmeyi amaçlamıştır ve insana inmiştir. Bireysel anlamda imanı ve toplumsal olarak yapılması gerekenleri ayrıntılı bir şeklide belirleyen Kur’an hükümleri, bizim için yeterlidir. Geri kalan kaynaklar (hadis, sünnet, alimlerin kitapları vs.) belirleyici yani Kur’an dışında hüküm koyan, sınırları genişleten veya daraltan bir yetkiye sahip değildir.
Yeniliklerden ve fırsatlardan haberdar olmak için abone olun.
.png)